Tartının baskısına karşı hareket: ANTİ DİYET

Gençliğini sürekli kilo vermeye çalışarak geçiren Caroline Dooner, pek çok insan gibi sosyal baskılar ve sağlıklı kalma düşüncesiyle diyet yapıyordu. Bir doktor ona endokrin bozukluğu teşhisi koydu ve biraz kilo vermeyi denemesini önerdi. Düşük karbonhidratlı ve yüksek yağlı Atkins diyetine başladı.

Atkins diyeti, 1970’lerde Robert Atkins tarafından geliştirilen, ‘sonsuza kadar zayıf kalmanın yüksek kalorili bir yolunu’ sunduğu iddialarıyla anlatılan düşük karbonhidratlı bir moda diyeti.

Tartının baskısına karşı hareket: ANTİ DİYET

Atkins diyeti, 1970’lerde Robert Atkins tarafından geliştirilen, ‘sonsuza kadar zayıf kalmanın yüksek kalorili bir yolunu’ sunduğu iddialarıyla anlatılan düşük karbonhidratlı bir moda diyeti.

Yememesi gereken yiyecekleri düşünmeden duramadığını fark etti. En sevdiği yiyecekleri yeme ve sonra tekrar diyet yaparak kilo verme döngüsüne girdi. Farklı pek çok diyeti de denedi ama hiçbiri işe yaramadı.

Şimdilerde 34 yaşında olan Dooner, “Diyet yaptığım süreçte sürekli kilomu düşünüyordum” diyor ve artık diyet yapmıyor. 2019 yılında diyetle mücadelesi ve zayıf olma konusundaki kültürel takıntısı hakkında bir kitap yazdı. Kitapta, vücuduyla ve yemeklerle olan ilişkisinin her zamankinden daha iyi olduğunu söylüyor.

Tıpkı Dooner gibi, tartının baskısından ve en sevdikleri yiyeceklerin kısıtlanmasından bitkin düşenler diyeti tamamen bırakıp bırakmamaları gerektiğini sorguluyor. Bunları sorgulayan bazı kişiler, insanların kilolarını değiştirmeye çalışmadığı bir geleceği öngören, diyet karşıtı bir hareketi başlattı. İçlerinde beslenme uzmanlarının da olduğu bir grup, kiloya bakmak yerine diyetleri sonlandırıp, genel sağlık durumu, uyku ve zihinsel sağlık gibi göstergelere daha fazla vurgu yapmayı savunuyor. Yani sağlıklı olmanın tanımını değiştirmek istiyor.

iframe ]]>Tartının baskısından sıkılanlarını birleştiren hareket: ANTİ DİYETdaha fazla video içinTartının baskısından sıkılanlarını birleştiren hareket: ANTİ DİYET

BU GELECEKTE KİLOYLA İLGİLİ DAMGALAR YOK

Diyet karşıtı hareketin ana akım haline gelmesinin önünde ise büyük engeller var. Tıp dünyası yıllardır ağırlığı önemli bir ölçüt olarak görüyor. Yıllardır kabul edilen araştırmalar yüksek kilonun kalp hastalıkları, diyabet ve kanser gibi hastalıkların riskini artırdığını ortaya koyuyor.

‘Anti-Diyet’ adlı kitabın yazarı Christy Harrison’ın da aralarında bulunduğu diyetisyenler, insanların en yeni ve moda olan diyetleri denemek yerine kendi açlık ipuçlarını dinledikleri bir geleceği tasavvur ediyor. Bu gelecekte, kiloyla ilgili damga ve önyargılara yer yok. Fazla kilolu olmanın istenmeyen ve tehlikeli olduğu bilgisinin kabul edildiği bir kültür için, tasavvur edilen gelecek oldukça radikal bir fikir.

Hastalık riski artışının sadece kilo kaybı kaynaklı olmadığı, ‘yo-yo diyeti’ adı verilen sürekli diyet döngüsü içinde olmanın getirdiği sorunların da tehlikeli olduğuna dair birçok yeni araştırma var.

Yo-yo diyeti, vücudu şaşırtarak kilo verdirmeyi amaçlayan bir diyet türü. Diyet öncesinde günlük aldığınız kalori miktarı 1800 ise bu miktar 1200’e düşürülür. Vücut günlük 1200 kalori almaya alıştığında ise miktar 1800’e çıkarılır.

Tartının baskısına karşı hareket: ANTİ DİYET

Yo-yo diyeti, vücudu şaşırtarak kilo verdirmeyi amaçlayan bir diyet türü. Diyet öncesinde günlük aldığınız kalori miktarı 1800 ise bu miktar 1200’e düşürülür. Vücut günlük 1200 kalori almaya alıştığında ise miktar 1800’e çıkarılır.

ABD’de New York Üniversitesi’nde Prof. Dr. Sripal Bangalore öncülüğünde kalp hastalığı olan 9 bin 500’den fazla kişiyle ilgili verileri inceleyen bir çalışma, yaklaşık beş yıl içinde kilosunda büyük değişim yaşayanların, kilolarında daha az değişim olanlarla karşılaştırıldığında kalp krizi, felç veya ölüm riskinin önemli ölçüde arttığını buldu. Aynı zamanda bazı araştırmalar diyetin insanları, özellikle de gençleri yeme bozukluklarına yatkın hale getirebileceğini söylüyor.

KİLO AYRIMCILIĞINA UĞRAYANLARIN ÖLÜM RİSKİ ARTIYOR

Kilo damgalamasının bazı kültürlerde ırk damgalamasından bile daha yoğun olarak yaşandığını vurgulayan araştırmalar da mevcut. Kitle endeksi normali gösterse bile tartıdaki rakamın fazla olması insanların damgalanmasına sebep olabiliyor. 18 bin kişinin verilerinin incelendiği başka bir araştırmada ise kiloları nedeniyle ayrımcılığa uğrayan veya bu durumun kaygısını yaşayan kişilerin ölüm riskinin yüzde 60 daha yüksek olduğu da vücut kitle endeksinden bağımsız olarak görüldü.

Washington Post’a konuşan Dr. Ludwig, “Bence obezitenin tıbbi bir sorun olduğuna dair hiçbir şüphe yok, ancak bunu damgalamadan arındırmamız gerekiyor” diyor. “Zihin ve metabolizma arasındaki bu kazanılamaz savaşı yaratmayacak yaklaşımlar aramamız gerekiyor.”

KİLO VERMEYE TEŞVİK MUTSUZ EDİYOR

Diyet karşıtı savunuculara göre, insanları kilo vermeye teşvik etmek onları başarısızlığa hazırlıyor. Pek çok kişi diyet yaparken yaşadığı kilo kaybını sonsuza kadar sürdüremez. Farklı diyetleri konu alan 121 çalışma incelendiğinde ise diyet yapan kişilerin kilo ve tansiyon ölçümlerinin altıncı ay içinde düzeldiği, ancak bir yıl sonra çoğu kişide eski seviyelere geldiği belirlendi.

2016 yılında yayınlanan 24 araştırmanın incelemesinde sezgisel beslenmenin hem vücutla daha barışık ve mutlu hissettirdiği hem de insanları egzersiz yapmaya daha motive hale getirdiği anlaşıldı.

Tartının baskısına karşı hareket: ANTİ DİYET

Anti diyet hareketini doğruları ve yanlışlarıyla birlikte Kalp-Damar Cerrahı Prof. Dr. Tulga Ulus, Diyetisyen Gülçin Işık ve Psikolog Ramazan Şimşek ile konuştuk.

SORUN SAĞLIKLI BESLENME VE HAREKETLİ YAŞAM İLE ÇÖZÜLEBİLİR

İnsanlar kilo endişesi duymadan, tartı takıntısı olmadan, beden algısı yaratmadan sağlıklı bir bedene sahip olmayı hedefleyebilir mi? sorusunu yönelttiğimiz Işık, bunun mümkün olduğunu söyledi.

“Bu konu özellikle son zamanlarda daha çok konuşulur, daha çok uygulanılır hale gelmiş durumda. Bunun sebebi aslında oldukça basit. Bundan belki de 50 yıl öncesinde herhangi bir ilkokul sınıfında kilolu öğrenci görmek çok rastlanır bir durum değil, yetişkin düzeyinde de çok kilolu insanlar görmezdik. Bunların artışı hareketsiz yaşam, sağlıksız ürünlerin çoğalması ve bunlara erişilebilirliğinin artmasından kaynaklanıyor.”

“Gün geçtikçe bu durum obeziteyi, obeziteye bağlı hastalıkları arttırdı. Sonrasında da kişiler fazla kilo veya kiloya bağlı hastalıklardan kurtulabilmek için diyet yöntemlerine, diyetisyenlere, ameliyatlara, spor salonlarına yönelmeye başladılar. Aslında sağlıklı beslenme programı ve hareketli yaşam ile çözülebilecek bu basit sorunu karmaşık hallere getiriyorlar. Bu kez de takıntı derecesinde kalori hesapları, şok diyetler ve takıntı derecesinde rakamsal kilo hedefleri ortaya çıkıyor.”

AĞIRLIK TEK BAŞINA BİR SAĞLIK ÖLÇÜTÜ DEĞİL

Herkesin diyetinin kişiye özel olduğu gibi kilosundaki normalin de yine kişiye özel olduğunu belirten Işık, “Kişinin olması gereken kilo aralıkları değişkenlik gösterir. Burada amaç, oluşabilecek hastalıklardan uzak şekilde en ideal kilo aralıklarını hesaplamak. Bunun dışında ağırlık tek başına sağlık ölçütü olarak değerlendirilemez. Çünkü bu ağırlıktaki yüzdesel kas, yağ, sıvı oranları değişkenlik gösterir. 100 kilogram olan 2 erkekten birinin yağ oranı yüzde 10 iken, diğeri yüzde 35 oluyorsa her ikisi için de sağlıklı ya da normal ağırlıkta diyemeyiz. Hatta yağ oranı dışında bir kişinin sağlıklı olup olmadığını değerlendirirken; kan tahlillerine, aile öyküsüne, genetik mirasına, uyku düzenine, su tüketimine, ruhsal durumuna da dikkat çekmek gerekir” ifadelerini kullandı.

DİYETİN KİŞİYE UYGUNLUĞU BELİRLENMELİ

Işık, bir kişiyi sağlıklı kabul edebilmek bu kadar fazla parametrede değerlendirilirken besinlerle alakalı da spesifik doğru veya yanlışların varlığından bahsetmenin hatalı bir yaklaşım olacağını söyleyerek, “Herhangi bir diyet modeli için ‘insan sağlığını olumsuz etkiler’ demek yerine, hangi diyet modelini kim yapabilir, kim yapamaz? Bu diyet modeli bana uygun mu? Sağlığımı olumsuz etkiler mi? Sosyal yaşantım ile uyumlu mu? Bu diyeti uygulayabilmek için hazır mıyım? Bu soruların cevaplanması gerekir.  Nasıl ki kullanılan herhangi bir ilacın başlanması için öncesinde bir durum değerlendirmesi, kan tahlili gerekiyorsa, o ilacın kullanım yöntemi, süresi ve dozu da olur. Beslenmede de tıpkı bunun gibi bireye özgü, kişiye uygun beslenme modeli oluşturularak yol aldığımızda daha uzun soluklu, kalıcı sonuçlar elde ediyoruz” açıklamalarında bulundu ve ekledi:

“Örneğin; şok diyetler çoğu kişi için sağlığını olumsuz etkiye sokacak riski taşır ve uzun soluklu olmaması gerekir. Bunu uygulamak için uygunluk gerekir. Bunun yerine sağlıklı beslenme programıyla ve hareketli bir yaşam ile daha uzun vadede ama kalıcı, gerçekçi, zevkli, yaşama uygun hareket etmek daha doğru olur.”

Tartının baskısına karşı hareket: ANTİ DİYET

DETOKSU ORGANLAR YAPIYOR

Sürekli detoks programları uygulayan bireylerin bunu yaparken sanki bedenine bir çeşit ödül-ceza sistemi uyguluyor olmasının doğru bir yaklaşım olmadığını belirten Işık, “Detoksu vücutta böbrek, karaciğer, akciğer, deri zaten yapıyor. Bize düşen yalnızca yeterli miktar su tüketmek ve doğru beslenmek. Hayatı boyunca sürekli diyet yapıp, sonrasında eski kötü beslenme programına geri dönen bireylerde de bir süre sonra dirençli kiloların oluştuğunu görüyoruz. Bu yüzden kişinin kısa vadede sonuç alıp hayatına uygulamadığı diyetleri yapmak yerine kendine uygun bir beslenme planı oluşturmasını istiyoruz.” dedi.

KISITLAMALAR YİYECEKLERİ ÇEKİCİ KILAR

Diyet denilince akla kısıtlamalar geldiğini söyleyen Işık, “Aslında ‘diyet’ beslenme anlamında kullanılmalı ve tamamen yediğiniz, içtiğinizin bir yansıması olarak değerlendirilmeli. Burada hayatınızda yapacağınız ufak tefek değişimler sizi daha kolay kilo vermeye yönlendirebilir” ifadelerini kullanarak devam etti:

“Bir başka önemli konu da anti-diyet yiyeceklerin kısıtlanması ve yasaklanması. İnsanlara yiyeceklere karşı kısıtlama koyulduğunda, o yiyeceklere karşı daha çekici hale geldiklerini görüyoruz. Bu yüzden yasaklı diyet programları oluşturmak yerine alternatif seçenekleri üretmek gerekiyor. Mesela patates kızartmasını çok seven birine, fırında patates önerilebilir. Tatlı yemeyi durduramayan birine mutlaka sağlıklı tatlı alternatifleri sunulabilir. Hatta bazen bu tarz anti-diyet yiyeceklerin beslenme programında yer almasına olanak tanımak, bu değişimleri öğretmek, kişinin kendi tercihine bırakmak gerekir. Böylece yasaksız, keyifli bir beslenme modeli oluşmuş olur.”

İNSANLAR ‘ZAYIFSAN GÜZELSİN’ BOMBARDIMANINA MARUZ KALIYOR

Yapılan araştırmalara göre bazı kültürlerde obezite konusundaki damgalanmanın ırk konusundaki damgalanmanın da önüne geçtiği görülüyor. Bu damgalanmanın psikolojik sağlık açısından risklerini sorduğumuz Şimşek, “Evrimsel psikolojinin araştırmalarına göz atınca atletik beden yapısının seçilimde önemli rol oynadığını, aşırı kilolu olanların da seçilimde dezavantajlı olduğunu görebiliriz. Ancak yaşadığımız yüzyılda kilo konusunda hâkim olan bakış açısını belirleyen önemli etkenin evrimsel psikolojinin iddialarından çok serbest piyasa ekonomisinin bakış açısının daha baskın ve etkili olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

“Çünkü diyet yapmanın, fit olmanın çok büyük bir pazarı olduğu yadsınamaz bir gerçek. İnsanlar bir taraftan kolay ve hızlı tüketilen besinlere yönlendirilirken bir taraftan da ‘zayıfsan yakışıklısın, güzelsin, çekicisin’ bombardımanına maruz kalmakta. Özellikle de fiziksel görünümün ön planda olduğu sosyal medya dünyası da bu mottoyu destekler nitelikte. Belli bir kilodan sonrasının sağlık açısından zararlarını hepimiz biliyoruz ama burada hâkim görüş sağlıktan ziyade çekiciliğe atıfta bulunmakta.”

Tartının baskısına karşı hareket: ANTİ DİYET

“YAŞAM SEVİNCİ KİLOLARDAN DAHA ÖNEMLİ”

Bu düşüncenin sonucu olarak kilolu olanlar damgalanmanın ötesinde bir anlamda ‘lanetlenmekte’ olduğunu belirten Şimşek, “Bu baskıyı üzerinde hissedenlerde en çok görülen psikolojik rahatsızlıkların başına ise özellikle gençlerde hızla yaygınlaşan Anokreksiya Nevroza ve Bulimiya Nervoza. Anoreksiyada kişi kendini zayıf olsa da kilolu görme eğiliminde olduğu için bazen ölüm riskinin yaşanacağı yememe halleri görülür. Bulimiyada ise uzun süren yeme yasakları sonrasında gelen aşırı yeme atakları, onun da sonrasında kusma ya da başka yollarla yediğini hemen bedenden atma girişimleri görülür.” dedi.

“Büyük bir kesimde de yemek ve kilo almakla ilgili takıntılı, günlük yaşamı kötü etkileyen takıntılı düşünce ve davranışlar görülüyor. Birçok insan bu nedenle yaşamdan zevk alamama, yoğun kaygı ve depresyonla baş etmek zorunda kalıyor. Eğer kendinizi böyle bir döngünün ve zorlamanın içinde buluyorsanız diyetisyenden önce bir terapiste gitmenin daha doğru olduğunu söyleyebilirim. Yaşam sevinci kilolardan çok daha önemli.

DENGEYİ BOZAN DİYETLER KALP HASTALIKLARINI TETİKLER

Dalgalanmalara yol açan ani kilo alıp vermeler ve şok diyetlerin kalp-damar sağlığımız açısından son derece riskli olduğunu vurgulayan Ulus, “Şöyle ki, kolesterol ve şeker metabolizmasındaki dengeyi bozan bu durum şeker hastalığı ve kalp krizi gibi riskleri beraberinde getirebiliyor. Kısa sürede yüzde 10 veya daha fazla kilo artışı olan orta yaşlı bireylerde, ilerleyen yıllarda kalp krizi riskinin artabilme olasılığı var” ifadelerini kullandı.

“Kişinin uzun süre aç kalması, tansiyonu ve kan şekerini olumsuz etkiler. Kısa süre içerisinde fazla kilo vermek isteyenlerin yaptığı en önemli hatalardan biri şok diyetler. Bu diyetlerde uzun süreler aç kalınıyor ve öğünlerdeki yemek miktarları çok az oluyor. Tansiyonda ani düşüşler ve kan şekerinde düzensizlikler meydana geliyor. Bu durumu takiben de aşırı halsizlik, baygınlık gibi sorunlar yaşanabiliyor.”

OBEZİTENİN DE KALP ÜZERİNDE ZARARLI ETKİLERİ MEVCUT

Obezitenin kalp üzerinde yaratmış olduğu yapısal değişiklikler nedeni ile tek başına kardiyovasküler riski arttırdığını söyleyen Ulus, “Kilo ağırlığı fazla olan kişilerde artan metabolik gereksinimleri karşılamak için kardiyak iş yükündeki artış, sistolik disfonksiyon ve obezite kardiyomiyopatisi ile kalp yetmezliğine neden olabiliyor. Obezitenin de kalp üzerine birçok zararlı etkisi mevcut. En basit olarak kalp daha büyük bir vücut kitlesine kan pompalamak zorunda kalıyor ve bu kalbin iş yükünü arttırıyor. Kalp artan bu iş yüküne boyutlarını artırarak cevap verir ve bu fonksiyonların bozulmasının başlangıç noktası. Obezite ile beraber olan insülin direnci, kolesterol yüksekliği, damar duvarı hücrelerinin fonksiyon bozukluğu gibi patolojik durumlar da tabloya eklenince kalp hastalığı riski oldukça yükselir.” dedi ve öneride bulundu.

“Sonuç olarak bizim önerimiz kalp ve damar sağlığımız için ‘Hedefiniz uzun vadede kilo vermek olsun’. Sağlıklı diyetin en önemli kurallarından biri hızlı kilo vermemek. Amacınız haftada en fazla 1 kilo vermek olsun. Ayda 4 kilo ve üzerinde kilo vermeyi vadeden diyetlerden uzak durun.”

Yorum yapın

SMM Panel